24 Aralık 2011 Cumartesi

Özlemişim.

Geleli İstanbul'a fazla olmadı. Canım benim. Nasıl da özlemişim belli değil...

O düzensiz trafiğin akışına dalıp gitmeyi, otobüste başımı cama yaslayıp kırmızı ışıklara bakmayı, yağmur damlaların camdan akarken ki yarışmasını özlemişim. İstanbul'da üşümeyi, üşümeme inat Beşiktaş deniz motorlarının arkasında Boğaz'ın geceye gözlerini kapamış dalgalarını süzmeyi özlemişim. İnsanların elinde marka torbalarla bir yerlere koşuşturmasını, bazılarının martılara kabaca simit ve ekmek parçacıklarını atmayı özlemişim. Yüzüme vuran o rüzgarın beni titretmesini, masumca havada süzüşen o kar tanelerinin yere inmemek için gösterdiği o mücadeleye dalıp gitmeyi özlemişim. Kitabımın yağmur damlaları tarafından ıslanmasına şahit olurken, annemin bana sıcak bir kapuçino getirmesini özlemişim. Efsane Uludağ Gazozu'nu açarken pencereden Çamlıca'nın eşsiz manzarasına bakmayı, sonrasında buzdolabının kapağını ayağımla sertçe kapamayı özlemişim. Benzin fiyatlarına bakıp yorum yapmayı, karşı yönden dengesizce gelen arabaya küfür etmeyi özlemişim. Taksicilerin "amına koyiyim" kipi içindeki memleket muhabbetini zorunluluktan da olsa dinlemeyi özlemişim. Annemin yaptığı sıcacık yemekleri yemeyi, babamla futbol hakkında konuşmayı özlemişim. Islak kaldırım taşlarına sertçe basmayı, kulağımda kulaklık ile Beşiktaş'ta yürümeyi, Taksim'de insanları takmamayı özlemişim. Islak yapraklı olan Beşiktaş-Kabataş yolunda yalnız turlamayı, el ele tutuşan sevgililere küfür etmeyi özlemişim. Yatağımın rahatlığıyla yorganın içinde ayaklarımı uykuya dalana dek gezdirmeyi, ellerimi iki yastığın arasına koyup kafamı küçük yastığımla okşamayı özlemişim. Evimi özlemişim. İstanbul'u özlemişim.

Kokularını özlemişim.

Özlemişim, çok özlemişim.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Pasif bir seks hayatı

Yine bir gece daha geliyor geçiyor.

Ben yine öğrenci yurdumda pot noodle'ımı yapmış, bilgisayar oynayarak vakit geçiriyorum. Blogda yazı yazıyorum, şuan yaptığım gibi. Arada gazozumdan bir yudum alıyor, popomu kaşıyorum. Odamda sadece dizüstü bilgisayarımın ışığı. Kafama estikçe youtube'dan Japonya vidyoları açıyor, nasıl olduğunu anlamadan "Japanese girls kissing" başlıklarına ilerliyorum. Dalıp gidiyorum.

Bir çok seks blogu okuyorum. Fantezilerini, ne yaptıklarını, neler yaptıklarını, nasıl yaptıklarını. İnsanların renkli cümbüşüne bir adım da ben atayım diyorum beş dakika da olsa.

Seks hayatının sadece küçük bir şehirde, çoğunluğun öğrenci olması normalde beklentilerin de yüksek olması anlamındadır. Gece kulübe gidilir, dans edilir, kızlara yanaşılır, dayarsın. Severse sever, sevmezse zaten uzaklaşır. Ya da klasik, içki ısmarlarsın, muhabbet kurarsın, tanırsın. O gece için "Kız olsun işte" kafasındasındır.

Ben ise farklıyım. Seks hayatının pasifliği bir kenara, fazla kızlarla takılmadım. Kulübe gittim elbet, gittim ve içtim de, eğlendim de. Ama bende ne bir kız kaldırma çabası oldu, ne de yavşama. Genellikle -evet- kızlar bana içki ısmarlamak istedi. 5 kız 1 erkek yazımdaki gibi, red ediyorum işte. Sigaramı yaktım, soğuk rüzgarlı havada evime yavaş adımlarla yürüdüm.

Seks yapacağın biri özel olmalı, yani, onu beğenmelisin. Zevkine göre duygusal hareketlerle seçmeli, ona bakmaktan utanmalısın ama soğukkanlılığını da korumayı ihmal etmemelisin. Ne bileyim, sütyeni çözerken ikinizde haz almalısınız mesela veya seks öncesi bir sevişme anı ikiniz için en değerli şey olmalı. En azından benim için. Ben sevdiği kızla daha seks değil fantezi bile düşünmemiş ama fantezileri olan bir adamım. Adam demek doğru mu onu da bilmiyorum. Kendime sıfatlar takmayı sevmem. Şaka tadında arkadaş çevresinde söylediğim "Yakışıklıyım", "Seksiyim", "Müthişim" gibi şeyler dışında, kendime ciddi anlamda bir "Yakışıklı" damgası vurmadım, vuramadım.

Şehirden uzak küçücük bir kasabada, o kasabanın bir sahilinde, ne bileyim, Japonya'da, şehire karşı bakan yüksek gökdelenlerin birinde.

Seks hayatımın pasif olması beni mutlu ediyor. Bilmiyorum, belkide beni baştan çıkaracak biri daha belirmedi karşımda.

13 Aralık 2011 Salı

Dokunmak

"Dokun bana, dokun bana. Dokun biraz daha geçsin kokun bana." - Onor Bumbum

Basit bir sabah çayının ardından yarım kalan poğaçamı peçeteye sardım, masamın sağ uzak köşesine koydum. Dizüstü bilgisayarımdan gelen e-postalarıma baktım, sabaha "günaydın" tadında bir müzik açtım. Vücudumun esnemesi, kemik çıdırdatmalar. Bir kaç haber okudum. Maç sonuçlarına baktım. Küçük bir hamle ile sağ elimin parmaklarını yine çıtlattım. Daha sonra ise bir kaç çıplak Japon kadın resmine baktım.

Cambridge'den ülkeme döneceğim günlere geri sayım yaparken, aklımdan çıkmayan duygu ve hislerim müzik zevkime zevk, içime ise bir tutam heyecan katıyordu. Elimde en güçlü silah olan çizim yeteneğim ile bir şeyler yapmak, güldürmek istiyordum. Bakma, herkes benden çizim istiyor. Ama sıcak çikolata sorunsalı var. Sıcak çikolatamı karşılayın, bakın size ne çizimler yapıyorum. Sıcak çikolata olmazsa elimi çıtlatmam gerekiyor, bu da çizim yaparken elimin titremesine, kontrolu kaybetmeme yol açıyor.

Bir kaç seks dolu sikeçin ardından kalemimi duygu ve hislerim çerçevesinde masamın sol kenarındaki şeffaf plastik kaba koyuyorum. Youtube'dan müzik listemi değiştirip, hafif bir esneme hareketi yapıyorum.

Her gün klasik olan "Japonya'da Exchange" programlarına bakıyorum. Liseliler için kurulmuş bir ex-change dünyasında kendime başımı sokacak bir yer arıyorum. Bir yandan duygu ve düşüncelerimle birlikte o'nu aklımdan geçiriyor, küçük bir gülümseme ile Japonya'nın sakuralarına dalıp gidiyorum.

Projelere boğulmaya başlıyorum yavaş yavaş. Çalan antik Japon müzikleri arasında gözlerimi yaptığım işe kilitliyor, boynumun kitlenmesine sebep oluyorum. Malum, üniversite hayatı. Ne kadar seks hayatı varsa, o kadar da yapılacak proje var. En azından bir sanat öğrencisi için bunu diyebiliriz.

Erken gelen yorgunlukla birlikte yatağıma bir bakış atıyorum. "Yapma, projem var bitirmem gereken" desem de, o masum yastıklarla bana "gel" diyor işte. Henüz uyanalı üç dört saat olmuştu oysaki. "Aman be Mete, siktir et. Yat uyu akşam yaparsın."

Başımı yastığa koyduğumda garip bir stili olan tavana şöyle bir göz gezdiriyorum. Silüetini görmekten bıkmıyorum. Tavandaki çizgilerle, hayal gücümü kullanarak senin bir profilini oluşturuyor, öyle uykuya dalıyorum her zaman. Sana dokunamasam da, oradasın işte, benimlesin.

Yavaş yavaş beynim fonksiyonlarını kapadığında ağzımdan salyaları salıyor, ve mışıl mışıl bir uykuya dalıyorum.

Her ne kad- neyse.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Paslı Bahçe

Büyükçesine, minik dereye dökülen, pek önemsemediği bir bahçesi vardı. Önemsememesini anlayamıyordum. Bahçeyi yer yer paslanmış siyah demir parmaklıklarla çevrelemişti. İçindeki çimlerin bazısı boyumun yarısına geldiği oluyor, yabani otların boyu ise neredeyse omzuma yaklaşıyordu. Bahçenin içerisinde bir kaç pislenmiş şarap şişesi, bir kaç tane de yırtılmış gazete sayfaları vardı. Nehire bakan tarafın sol köşesinde taştan bir merdiven. Taşların kenarları yer yer yosunlu, çatlakları ise minik otlu. Merdivenin önünde, parmaklıklardan büyük bir demir kapı. Ne bir pas, ne bir çizik. Sanki eskiden kalan hatıraları saklıyor gibi. Yine de bilmiyordum.

11 Aralık 2011 Pazar

Tam o sırada

Bir anlık flaş patlaması gibi.

Tam o sırada elimdeki elektronik cihazı yere fırlatabilir, üstüme bir hırka almadan hızlıca odamdan çıkabilir ve yağmura baş kaldırıp bağırabilirdim içimde hapsolmuş şeyleri. Gözlerimi sımsıkı kapayıp, kaşlarımı acıtabilir, ağız kenarlarım yırtılacakmışcasına haykırabilirdim. Sokakta tek tük geçen insanların bana şaşkın bakışlarına inat onlara küfür edebilirdim.

Tam o sırada yine tanrı denen şey aklıma geldi. Hayallerimi sadece bir kaç dakikada alabilen, hayallerimi geç, on binlerce insanın canına kıyabilen tek kişi. Tanrı. Her ne kadar bizi kuklası gibi görse de, her gece kafamın içindeki tanrı ile konuşuyorum. Ona sorular soruyor, neden böyle yaptığını anlatmasını istiyordum. Eğer bana bunun cevabını vermez ise onu ona inanmamakla tehdit edeceğimi söylüyorum. Yine susuyor, yine susuyor.

Seni sevmiyorum değil, seni seviyorum ama sevmiyorum. Geceleri köprü altında bekleyen fahişeler veya Taksim'in ara sokaklarında otuzlu yaşlarındaki hayat kadınları gibisin. Bir sıcak çikolatanın dili yakması kadar acımasız ama tatlı, bir gazlı içeceğin boğazı acıtması kadar ani ama güzel.

Eh tanrı. Sen benden iki kere ertelediğin hayallerimi daha kaç kez erteleyeceksin?

27 Kasım 2011 Pazar

Düşük

Hayır yani nerden başlasam bilmiyorum.

tumblr'ın git gide embesiller tarafından işgal edildiği şu zamanlarda, tumblr'ı kapatmış olmama rağmen hala benimle uğraşmak isteyen, arkamdan konuşan, düşük seviyeli hareketlerle milletin beğenisini toplayan birisi veya birileri var.

Ya arkadaşım. Hadi dirsegimiyalarim.tumblr.com url'sini aldın. Başlığa "Artık benim!" havasında "Mehehe" de yazdın. Ha şimdi bir de şifre mi koydun?

Sen benim hakkımda oraya yazı yazarsın allah bilir veya var olan yazılarımı oraya kopyalarsın. Yaparsın. Bu kadarını yaptıysan bunu da yaparsın elbet.

Kimsin, nesin inan bilmiyorum. Bir derdin varsa sanaldan değil, yüzüme anlat. Sözde "sikertme" adı altında bir şey yapamıyorsun çünkü. Komik durumuna düşüyor, kendi kendine ve arkandaki kuzularla eğleniyorsun.

Ha bir de, seni tanımıyorum ya nasıl olsa. Ama sen beni tanıyorsun hani.
Ha işte senin ben ananı sikeyim.
Çık şimdi karşıma.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Kendim Olduğum İçin

Turuncu kuru yaprakların üstüne basarak ormana ilerledim. Şehrin dışına doğru kuzey tarafında kalıyordu orman. İki gün önce istemeden aldığım sigara paketini cebimden çıkardım küçük adımlarımla ormana ilerlerken. Keyfine göre çalışan çakmağımla, yer yer esen terbiyesiz rüzgara inat bir dal yaktım. İçime fazla çekmedim, dışarıya dumanı vurdum. Ayağımın altında çıtırdayan çekirge ölüleri ve iri kurumuş yaprak taneleri güzel bir melodi oluşturuyordu. Saatin ilerlemesi ile, hava kararıyor, biraz da sis çöküyordu yaşlanmış ormana. Adımlarımın gitgide yorulduğu anlarda, sigaramdan bir fırt daha çekiyorum.

Sisin köküne doğru yorgun adımlarla ilerledim. Bitmiş sigaramı bir ağaç kenarına fırlattım. Kurumuş yaprakların koloniler halinde birikmiş olduğu yerlerden birine geldim. İri bir ağaç. Kökleri o kadar büyük ki, topraktan yer yer yer yüzüne çıkmış. İki kök arasındaki kurumuş yaprakların arasına oturdum. Az biraz gözümü kapadım. Kendimi dinlendirdim. Esnedim, gerildim. Gözümü açtım, yoğun sise doğru bir bakış attım. Cebimden zar zor sigara paketini çıkarıp, bir dal daha yaktım. Başımı iri ağaca yasladım, gözlerimi tekrar kapattım.

-Seni seviyorum.
-Biliyorum.
-Peki beni neden görmezden geliyorsun?
-Canım istiyor.
-Mantıklı bir şey söyle.
-Hep kendim olduğum için.
-Bunun benim seni sevmemle ne alakası var?
-Yaptığım hareketleri severim.

Dalı bitirdiğimde yavaşça ayağa kalktım, pantolonumu sirkeledim. Siyah hırkamı düzelttim, evin yolunu tuttum. Çünkü ben çok can yaktım. Umrumda mıydı? Güldüm.

17 Kasım 2011 Perşembe

Call of Duty: Modern Warfare 3

MW3'de Makarov'u öldürdükten sonra Cpt. Price'ın pro yakması çok "pro" bir hareket.

13 Kasım 2011 Pazar

Manga

Aslında kafamda bir hikaye var. Bunu işledim de bir kaç skeç ile. Gerçi hikayemden hala emin değilim. Bakuman'da geçen bir replik gibi,

-Saiko, drawings are awesome but I don't think the story is good.
-Shujin, story is awesome but I don't think the drawing is good.

Kafamdaki hikaye biraz da benim hikayem.

Manganın adı "Sakura Breeze"

Klasik, bildiğiniz Mete. Sonunda Japonya'ya taşınıyor. Olay Atatürk Havaalanında başlıyor. Vedalaşmalar, falan filan. Sonrasında ise Japonya'ya inen Mete. Hayallerini gerçekleştiren Mete. Sonrasınada başına gelenler vesaire... Öyle işte.

Hikayede; Ecchi, Romantizm, Dram, Komedi, Hayat temaları olacak.
Ama her seferinde bunu nasıl geliştirebilirim diye düşünüyorum. Ne yapsam ne etsem diye. Bir düşünce gelmiyor aklıma. Hani "Hentai" ekleyeyim diyorum ama... Shonen' e böyle Hentaili bir iş vermek, manga hayatımın sonu olur diye düşünüyorum.

Eh, ne yapsam ne eklesem. Hayır Shonen serilerini de sevmiyorum ama inat değil mi, bir kere reddedilince bir daha apply olmak istiyor.
Peh peh.

28 Ekim 2011 Cuma

Terminal Sakura


“TK-5401 no hikouki wa gogo juuichi yonjuu fun Sakura Terminal he jouriku shita
O siyah hırkan her zamanki gibi yine üstünde. Havaalanına yeni inmişsin. Gece saat 12.04. Pasaport kontrolünden geçiyorsun. Elinde ikisi büyük, diğeri küçük, üç tane bavul var. Omzunda askılı bir okul çantası, içinde mangalar, Gameboy, dergiler, Pokémon peluşun var. Sırtında ise sırt çantası ve gitarın var. Sırt çantanda dizüstü bilgisayarın, Galatarasay yastığın ve küçük bir Japonya bayrağı var. Gitarın ise bu anı beklediğinin bir göstergesi. Hoş, ne kadar biliyorsan gitar çalmayı, almıştın zamanında işte.
Hayalini kurduğun o Japon kızları görüyorsun etrafta. Onlarla gidip tanışıyorsun, hepsiyle birer birer ve uzun uzun. Nasıl olduysa, takır takır Japonca konuşuyorsun. Hepsi güler yüzlü, neşeli. Onlara nerden geldiğini, neden geldiğini falan anlatıyorsun. Adını ise sol elindeki orta ve yüzük parmaklarına yaptırdığın, Katanaka alfabesinden “me” ve “te” dövmeleriyle gösteriyorsun. “Kawai!” diye cevap veriyor sana kız, mutlu oluyorsun. Japonya’ ya ayak bastığından beri ilk arkadaşınla tanışıyorsun. Belki de ilk sevgilin?
Onunla birlikte muhabbet ede ede, yavaş adımlarla ilerliyorsun. Etrafa heyecanlarla bakıyorsun, gördüğün mağazalarla ilgili “Kono shoppu wa nan desu ka” diye durmadan soruyorsun. En ufak bir Japonca yazıda elin ayağın titriyor, delice gülümsüyorsun. Mutluluktan ağzın yırtılacak neredeyse. Telefonunu ise açmadın hala, ailene haber vericektin sözde indiğine dair. Her Japon’un suratına bakıyor gülümsüyorsun gözlerini kısarak. Yanındaki kız ise senin hareket ve mimiklerine gülüyor. Biliyor ki senin için bu anlar değişilmeyecek. Heyecandan o kadar terlemişsin ki, saçların yüzüne yapışmış. Düzeltmiyorsun bile, her saniyenin, her gördüğün şeyin tadını çıkarıyorsun.
Kapıyı gördükçe birden hızlanıyorsun. Kızı arkada bırakıyorsun, o derece. Kız arkandan “Mete-kun, matte kudasaii!” diye bağırıyor. O kadar heyecanlısın ki, duymuyorsun kızı. Çünkü biliyorsun ki kapının ardında sana sonsuzluklar açılacak. Gri şehrin rengarenk dünyası. Rengarenk dünyanın pembeleri. Pembelerin çiçeklerini.
Birden açılan kapı sonucu gözlerini acıtan ve yaşlandıran ışık, yerini bir odanın tavanına bırakıyor.
“Ohayou gozaimasu” Mete Sezgin.

>

Yağmurda ıslansak demiştim, duşa girsek demiştim sonra da ayaklarına oje sürsem demiştim. Hah, o oje sürme işi var ya… Onu Japonya’da, bir okyanus kenarı köyünde, ahşap bir evde yapsak. Çünkü orada bizi kimsecikler rahatsız edemez. Gaz lambası ve mumlarla aydınlatırız etrafı. Aslında düşündüm de, orada duş olayını da gerçekleştirebiliriz. Açık hava sıcak banyosunda birbirimize korkakça bakar, yıldızları sayarız. Sıra sıra sırtlarımızı yıkarız. Soğuk havaya inat, sımsıcak suda birbirimize bakamadan sarılırız… Ne dersin?

Mesela
Burası nehir kenarında, 
Terk edilmiş bir evin bahçe kapısı.
Şey diyecektim sana.
Eğer istersen, senle ben,
O taş merdivenlerde geceleri oturabiliriz.
Ne konuşacağımız önemli değil,
Yumurta kırmasından tut da, öpüşmenin sırlarına kadar.
Amaç birlikte olmak.
İstersen bacaklarımızı demir kapının parmaklıklarından çıkarıp,
Ayağımızla soğuk suları,
Okşayabiliriz sabahlara kadar.
Üşümemiz mühim bir şey değil.
Ben sana sarılabilirim,
Sımsıkı.
Ve en önemli olan şey,
Yağmurun nehre dinlettiği sesi,
Sadece ikimiz dinleyebiliriz.

-


Bazen hareket edemediğin durumlar var.
Yalnızlık gibi.
Kıpırdayamadığın.
Yere dökülmüş, 
Bir kırmızı şarap kadar,
Zor durumda olduğun,
Durumlar.

=


Bir çakmağın çıkardığı o bozuk ses kadar normaldi her şey. Ne iyi, ne kötü. Belki de sonbahar yüzünden kötü yoktu. Belki de yaz olmadığı için iyiydi. Bilmiyorlardı.
Eski taş bir merdivene doğru yürüyorlar. Yağmur ince ince ama sert bir şekilde yağıyordu. Hava soğuktu. Bu havada dışarıya çıkmak delilikti aslında. Onlar da ne için çıktıklarını bilmiyorlardı. İki telefon arasındaki on saniyelik, bir kaç Penny tutan bir konuşma sonrası kapıda buluşmuşlardı. Çocuk “Çık” demişti selam vermeden, kız da, ağzı dolu olduğundandı muhtemelen, boğuk bir sesle ”Hıhım” diye cevaplamıştı.
Eski taş bir merdivene doğru yürüyorlar. İkisi de eldiven giymemiş. Atkı sadece erkekte var. Bere ise her ikisinde var. Erkek solda yürüyor, kız sağda. El ele tutuşmuşlar. Erkeğin sol elinde gazete kağıdına sarılı bir şey vardı. Islanıyordu gazete kağıdı. Sol eli üşüyordu ve yorgundu. Yerdeki su birikintilerine aldırmadan ayakkabılarını ıslatıyorlar. Sadece tutuşan elleri sıcak. Üşüyor ikisi de, bakma.
Eski taş bir merdivene doğru yürüyorlar. Rüzgar yer yer şiddetli, ikisini de dövüyor. Buna karşılık kafalarını eğerek, nedense yavaş adımlarla yürüyorlar. Erkek bir an duruyor, elindekini düzeltiyor. Kız, “O nedir?” diye sorduğunda erkek cevap vermiyor. Taş merdivene yaklaştıkça, çalıların üstünden atlıyorlar. Kız atlayamadığı için erkek elindekini ıslak ve çamurlu yere koyuyor, kızın elinden tutup ona yardım ediyor.
Eski bir taş merdivene oturuyorlar. Bu taş merdiven nehirle iç içe. Bu taş merdiveni herkes bilmiyor. Sadece karşı tarafındaki eski okul oraya her gün baktığı için biliyor. Kızın buraya ilk defa gelişi. Erkek ise daha önceden buraya yazın gelmiş. Erkek gazete kağıdını nazikçe çıkarıyor. Kız ona yaslanmış, ısınmaya çalışıyor. Popoları ıslak çimde, belki de çamurlanıyor. Gazete kağıdının içinden bir şarap şişesi. Yarım. Yarısını kim içti bilinmiyor.
Çocuk bir kaç yudum alıyor şaraptan, kıza veriyor. Kız şarabı yudumlarken, erkek ayakkabısını çıkarıyor. Kız göz ucuyla bakıyor. Erkek ayaklarını demir parmaklıklar arasından soğuk nehre değdiriyor. Kız da şişeyi kenara koyuyor, ayakkabısını çıkarmaya başlıyor. Ayağını demir parmaklıklar arasından nehre değdiriyor. Şişeyi eline alıp çocuğa uzatıyor. Çocuk bir kaç yudum içiyor. Gözlerini kısarak, boğazının acıdığını dile getiriyor. Kız küçük bir gülümsemeyle şişeyi alıyor ve içiyor. Oysa ki şişeyi bitiriyor. Çocuğa şişeyi geri verdiğinde, çocuk şişenin boş olduğunu fark ediyor.
Şişeyi kenara koyuyor çocuk. Kıza bakıyor. Gülümsüyor. Kız ise kafasını nehre doğru çevirip, hıçkırıyor. Muhtemel şaraptan. Kafasını yukarı kaldırıyor daha sonra. Yüzüne düşen yağmur yüzünden gözünü açamıyor. Çocuk bunu tatlı buluyor. Sol eliyle kızı kendine çekiyor. Kızın kafası çocuğun bacaklarına düşüyor. Çocuk küçük bir öpücük konduruyor kızın dudağına. Kız gözleri kısık ve boğuk bir sesle “Bir daha…” diyor. Çocuk bir tane daha öpücük konduruyor. Kız, “Bir kez daha…”. Çocuk bir eliyle kızın kafasını kaldırıyor hafifçe, diğer eliyle ise kızın alnına yapışmış saçları düzeltiyor. Öpmüyor bu sefer. Kız kızarmış yanakları ve hıçkırmasına inat, çocuğu öpüyor. Sadece öpüyor. Uzunca. Hiç bitmeyecekmişcesine. 
Yağmurun dudaklarının arasına girmesine izin vermiyorlar. Sıcak nefeslerini birbirlerinin ağızlarına her verdiklerinde şarabın tadı ve kafası artıyor. Onları arkadan döven rüzgara inat, öpüşmeye devam ediyorlar. Çocuğun dirseği, şişeye çarpıyor. Şişe yuvarlanarak nehre düşüyor. Umurlarında değil aslında. Çünkü birbirlerini sevmekle meşgullerdi.
Meşgul oldukları şey, çok güzeldi.
Sadece,
Güzeldi. 

-


Oldukça basitti.
Şarap, kadeh ve Fransızca bir kaç eski müzik.
Camdan dışarı bakmak,
Camdaki yağmur tanelerini saymak.
O kadar basit ki.
Şaraba sarhoş olmak.

Durak var ve yok


Sadece alışveriş merkezinin önünde bir durak. En fazla beş bilemedin yedi kişi bekliyor otobüs. Programlanmışlar. Sıraya girmişler. Haklarını yemiyorlar.
Haklarını…
Bu hak değil. Bu programlanmak.
Ben orada önlerine geçsem, muhtemelen otobüs şoförü otobüse beni almaz veya oradaki bir avuç insanın tepkisiyle karşılaşırım.
Peki ya n’olmuş?
Önüne geçtiysem n’olmuş?
Benden bir adım sonra bineceksin dolu olmayan otobüse.
Cevap oldukça normaldi aslında,
“You are a robot, I am a human.”
Küçük bir doğru, sadece bir durak var.

-


“Aslında burada otobüs bekleyecek birine benzemiyorsun” 
Durakta otobüs bekleyen bir kız,
“Siz”in için ne kadar önemli olabilir ki?
Bir durak,
“O”nun için ne kadar önemli olabilir?
Bir otobüs,
“Ben”im için ne kadar önemli olabilir?
Beklemek,
“Biz”im için ne kadar önemli olabilir?

-


Yerdeki turuncu bir yaprak,
Rüzgarın dokunmasıyla ve insanların ona ayaklarıyla çarpmasıyla hareket edebiliyor.
Yerdeki turuncu bir yaprak,
Sizin için ne kadar önemli olabilir ki?

=


Ağaçlar kuruyor normal olarak, sonbahar bu işte, canım. Kurumuş ve ayaklarımın altında belki de acı çığlıkları atan bu yapraklar hep benim etrafımda. Her rüzgar estiğinde, pantolonumda, hırkamda -evet o meşhur siyah hırka-, ayakkabımda bir yaprak. Hatta inanır mısın, geçen günlerde Teoman dinlerken odama camdan kurumuş turuncu, iri bir yaprak girdi. İlginç aslında. Burada çok sarı yaprak var, çok sevdiğim.
“O kadar basit ki, şaraba sarhoş olmak”Bir nehir kenarında, ne bileyim, sevgiliniz olsa… Şaraba sarhoş olup, sevdiğinize daha da aşık olsanız… Ayaklarınızı soğuk nehre sokabilirsiniz. Çünkü şarap ve sevgili var. Burada şarap ucuz, çok sevdiğim. 

O kadar sade ki


Duştan çıktıktan sonra benim şu minik odamda, ben ayaklarına oje sürsem, sen de bir yandan saçımı okşasan, ıslak havluyla şakalaşsak.
O kadar sade ve basit ki…

Ah şu zam.


Biliyorsunuz ki büyük bir zam geldi Türkiye’de. Yoksa hükümetin dilinde, ‘güncelleme’ mi demeliydim? İnternetten bununla ilgili bir çok haber okudum.Yorumlar o kadar komik ki…
Buradaki sözde ‘destekleme’ olayı, aslında oldukça basit fark ederseniz. Az gelirli ve normal gelirli vatandaşın, yüksek gelirli vatandaşları kıskanması.
Misal bir yorum;
Misafir14 Ekim 2011 Cuma 18:18gayette yerinde bir uygulama geç bile kalınmış… itiraz edenleride merak ediyorum altlarında nasıl bir araba var 1600 cc nin üzerinde arabaya binecek olan vergisini verecek…
Vergisini verecek dedi vatandaş.Vatandaşımız muhtemel orta gelirli bir insan.
Bak vatandaşım, diyelim ki senin altında bir Opel marka araba var. Opel marka bir arabanın, ortalama fiyatları 30.000 - 75.000 TL arası değişiyor. Şimdi gelen zam ile birlikte fiyatı 15.000 - 30.000 TL artıyor. Yediğin kazığa dikkat et.
Yüksek gelirli bir insanın altında diyelim ki BMW veya AUDI var. 150.000 TL’lik bir araç varsayalım. Zamla birlikte bunun fiyatı 200.000 - 250.000 TL arası değişiyor.
Şimdi vatandaşım, senin yediğin kazığı onlar da yiyor değil mi?
İnkar etmene gerek yok.
Bu yüksek gelirli insan, geliri yüksek diye o arabanın vergisini öderken seninle eşit gelirli bir insan durumuna düşebiliyor. Ha senin seviyende olmaz, yine biraz üstünde olur, ama bu da kazık.Bize yedirdikleri kazığın -veya başka bir adı varsa siz söyleyin-, haddi hesabı yok.
Size bir örnek vererek yazımı sonlandırayım:
-Senesini bilmiyorum, İngiltere’de, Londra’da hükümet toplu taşıma araçlarına 25 Penny zam yapmak istiyor ve yapıyor. Zam yapılmasının üstünden sadece bir saat geçiyor ve insanlar protestolara başlıyor. Trene, taksiye veya otobüse binmiyorlar. Taksiciler bile isyan ediyor, zam yüzünden müşteri yok diye. Hükümet bir gün sonra fiyatları eskisi gibi yapıyor.
Hadi önümüzdeki kazığa afiyet olsun.

Woodpecker

The naughty little woodpecker
Knocked holes, crumbling the forest
The angry wood god turned his beak into poison!
The poor little woodpecker, his nest was poison, and his supper too
He touched his friends and they all died
The sad little woodpecker.
His little poison tears twinkle and shine…

Üşüyorum


Üşüyorum
Merhaba anneciğim,
Bir tek hasta olmadığım kalmıştı, hasta da oldum. Dur dur sakin ol. Şimdi derin bir nefes al ve sakince yazıyı oku.
Havaya terbiyesizlik edip ince giyindim bugün, evet. Çıkmadan önce de duş almıştım sıcacık aslında. Gel gör ki, derse yetişme telaşıyla, rüzgarı sağlı sollu yedim.
Şu anlarda insanın anne ve babasını ne kadar özlediğini bilir misiniz siz? Şuan bu yazıyı yazarken hem üzülüyorum, hem sizin ne kadar önemli olduğunuzu bir kez daha anlıyorum.
O bana zorla içirttiğin şehriye çorbasını ve bana “O bitecek Mete, senin iyiliğin için bunlar!” diye kızmanı özledim anne. Bana “Oo Mete Bey, hasta mı oldunuz?” diye bana kızmanı özledim baba. “Yine mi hasta oldun lan, iyi iyi takılırsın evde” diye benle dalga geçen abimi özledim.
Şimdi ben odamda olsam, yatağımın solundaki kalorifer çalışsa, ben yorgan ve yastıkla oraya yumulsam. Sonra sen her yarım saatte bir terleyip terlemediğime baksan, ateşimi alnıma kondurduğun öpücükle ölçsen, beş dakika sonra elinde tepsiyle bana yemek yedirsen. İlacı içirip, ben sana her zaman ki gibi “Anneeaa” desem, sarılsak yine.
Özledim anne. Burada karnı yarık yapan bir Japon kız yok.
Özledim baba. Burada bana patronluk taslayacak bir Japon kız yok.
Özledim be canım ailem, çok özledim.
ve hayır… ağlamamaya çalışıyorum.

-


-
Bak kız,
Bak sevgili.
Ben aldatırsam,
Seni bir şarap şişesiyle veya
Bir rakı sofrasıyla
Aldatırım.
Ben aldatırsam,
Yatağımdaki yastıkla,
Aldatırım.

-


-
Would you like to join us?” dedi tanımadığım bir kız.
Cevap veremeden kendimi onların masasında buldum.
Beş kız, bir ben.
What would you like to drink?” dedi masadan tanımadığım diğer bir kız.
Cevap veremeden önüme viski getirildi.
Beş kız gülüyor, bir ben gülmüyorum.
What are you studying?” diye sordu masadan tanımadığım diğer bir kız.
Cevap veremeden “Wait let me guess… You are studying Animation?” dedi.
Kafa salladım.
Beş kız bana yaklaşıyor, bir ben geri çekiliyorum.
Beş kız ve bir ben.
Beş kızdan dördü beni övüyor.
Beş kızdan biri bana utangaç bakışlar atıyor.
Beş kızdan ikisi bana viskiyi içmem için ısrar ediyor.
Beş kızdan biri bana hala utangaç bakışlar atıyor.
Beş kızdan dördü bana “Lets go, dance!” diyor.
Beş kızdan biri bana hala utangaç bakışlar atıyor.
Excuse me ladies, I need to go now
Ağzımı deydirmediğim viskiyi orada bırakıp kapıya doğru gidiyorum.
Beş kızdan biri arkamdan geliyor.
Can I ask you something?
Sure
Beş kızdan biri dudağıma masum bir öpücük konduruyor.
Wha…?
Beş kızdan biri utangaç bir bakışla başını öne eğiyor.
I am so sorry
Beş kızdan biri utangaç adımlarla uzaklaşıyor.
Ben ise bir sigara daha yakıyorum kulüpten çıkınca.
İçime çekmeden salıyorum dumanı ve yoluma devam ediyorum.
Simple things“ 

15 Ekim 2011 Cumartesi

Blogspot merhaba

Şey, daha önce de vardı tabi Blogspot'um ama tumblr'ın ilgimi çekmesinin ardından buraya ara vermiştim. Aradan hemen hemen 1 sene geçmiş. Ne iştir, tumblr artık bir kaç kişi çerçevesinde dönüyor. Tercümesi, "Boku çıktı".

Merhaba Blogspot, özlemişim seni çok.